Whatever Works
Kim Kiminle Nerede
Ne kadar kötü bir çeviri. Bu isimleri bulurken filmi bir kerecik izleseler olmaz mı? Olmuyor galiba. Bir çevirmen, adı çevirmen bir dili bilse diğerinde başlangıç aşamasında olsa yeter, film ismine bakıyor aklına ilk geleni yazıyor. İşte bu, Kim kiminle nerede!. Bu çeviri işleri tamamen bu şekilde yürüyor. Herkesin severek izlediği bir kanalın, belgesel kanalı Discovery Channel’ın, çevirileri nasıl yapılıyor biliyor musunuz? Ben biliyorum. Mütercim tercümanlıkta öğrenci olan bir ton öğrenciye işe alacağız pamuk şekeriyle deneme çevirisi veriliyor ve sonuç: tashih edilmeden doğrudan okunan çeviriler. Seslendirmeler nasıl yapılıyor dersiniz? Anlatmaya gerek var mı? Hala anlayamadınız mı işleyişini?
İnsanlar doğuştan eşit doğar. Bu eşitlik iyiliklerinden, saflıklarından, temizliklerinden kaynaklanmaz. İnsanoğlu doğuştan “gerizekalı”dır. Ne olur be insanlara. Temel olarak üçe ayırabiliriz; ne yapsa kafasını kullanamayacaklar, kafası çalışanlar ama kullanmak istemeyenler ve son olarak şanssız azınlık. İlk kategoride yer alan insanlar iyi niyetli, öğrenmeye hevesli olabilir ancak bir bardağa kapasitesinden fazla su doldurulabilir mi? Sosyal çevreyle sürüklenmeye mahkum insanlar kümesi. Bu grubun kendilerine ait değer yargıları olmaz, doğruları olmaz, etrafta ne varsa onu kabullenmeye mahkumdur. Ben kimim, ne yapıyorum?, gibi sorularla yormaz kafasını. İkinci gruptaki insanlar bir tercih yapmıştır. Avantajları sosyal çevrelerini seçebilmektir. Yalnız kalmaktan korktukları için arkalarını dolduracak kurallara yaslanırlar. Günlük hayat eğlencelidir, her olaydan gülünecek bir şey bulunur. Ciddiye alacak bir şey mi var? Güleriz oynarız, zamanımızı harcarız. Bir şey üretelim, düşünelim, kendimizi geliştirelim; ne gerek var? Bu guruptaki zat-ı muhteremlerin küçük idolleri vardır, idolcük. O noktaya gelmek yeterlidir. Bu konum ne olabilir; sınıf başkanı olmak, grup lideri olmak, kızının güzellik kraliçesi olması, kocanın müdür olması. Bu hedefler doğrudan kişisel başarı üzerine kurulmamıştır. Dışarıdan güzel görünecek konumlara gelmek son derece yeterlidir. Peki buraya gelmek için ne yapılır. Cevap basit, yapılabileceğin EN AZI (minimum). Başarının tanımını bilgiye, gelişime endekslemeyip; paraya, koltuğa, konumundan ötürü gördüğün saygıya bağladığın takdirde bu grubun kıymetli üyelerinden biri haline gelmek başarılmış olur. Koşulsal konumlanmanın en güzel örneği marka’dır. MARKA. Biri, bir şey olmak için marka giymek, marka’ya binmek. Bu Marka’nın ederinin karşılığını vermesi hiç önemli değil.
Dans eden ayıları gördünüz mü hiç? Müjdat Gezen’in Sulukule filmlerinden birinde o def çalar ayı dans eder. Ayıları dans ettirmek için önce kor haldeki kömürlerin üzerine koyuyorlar bir yandan da def çalıyorlar, zavallı ayı da ne zaman defi duysa, aman yanacağım diyerek üfleye üfleye ayaklarını kaldırıyor.
Woody Allen, dayanamıyor. Adam huzursuz. Ne yapsın? Huzursuz olacak, problem kaynağı bu kadar çok malzeme varken. Huysuz ihtiyar gittikçe huysuzlaşıyor. Son filmi Whatever Works’te kendini tutamamış. Kamera önünde seyirciyle buluşmaktan vazgeçen yönetmen, Larry David’i alıştığımız Woody Allen rolüne büründürmüş. Filmi izlerken aklıma gelmemişti ancak son iki filminde seyirciyle doğrudan ilişki kurmayan Allen dayanamamış. Seyirciye güvenemiyor Allen. Ya anlamazlarsa? Ben anlatıyorum onlar anlamıyor. Vermek istediğim mesajlar, konunun netliği için seyirciye doğrudan müdahale lazım. David, Boris rolünü son derece başarıyla canlandırmış. Zaman zaman gülümsemeleri kameraya yansısa da büyüyünce Woody Allen olma potansiyeline sahip bir oyuncu.
Hayatın anlamı nedir? Var mıdır? Bazı yönetmenler bu sorudan uzaklaşamıyor. Gündelik hayatın saçmalıkları, doğru kabul edilen sosyal zırvalıklar. Allen bu yönetmenlerin başını çekiyor. 5-6 Allen filmi izlemişliğiniz varsa, Whatever Works onların üçüyle hemen hemen aynıdır. Özü değişmeyen filmlerin konuları, oyuncuları farklılık gösteriyor. Seyirciyi karşısına alıp sen gerizekalısın, istersen izle ancak anlamama ihtimalin de bir hayli yüksek.” “Eğer anlasaydın bu filmlerden 30 tane çekmem gerekmezdi.” gibi mesajlar veriyor. Haksız mı? İstinye Park’ta 5 salonda oynayan Avatar’ın hiçbir seansına yer yokken bu filmde salonda yalnızca 5 kişinin olması ne gösterir? Ya Allen haklı ve insanlar korkuyorlar sakladıkları, kabul etmek istemedikleri gerçeklerle karşılaşmaktan ya da tamamen zırvalıyor ve seyirci kaybettiği vaktiyle ayrılıyor salondan…
İki durumda da Woody Allen’ın çektiği filmleri kalitesini tartışmaya lüzum yok. Pahalı prodüksiyonlara yer vermiyor olabilir ancak ben auteur sinemasına girdim diyen Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat’ı, Allen’ın herhangi bir filminin çok başarısız bir taklidi. Taklit doğru olmayabilir, işledikleri konular son derece farklı; ancak amaç kısa bir olay içinde kahramanın, insanın iç dünyasına bakmak, kişiliğini tanımak… Davranışlarının sebeplerini görmek…
Son olarak bu filmz bir Türk çekebilir mi? Çekemez. Bu filmi çekebilmek için Amerikalı olmak gerekmez ama Amerika’da yaşamak gerekir. Din’le, farklı görüşten insanların görüşleriyle mizahi bir dille de olsa hayli ağır bir şekilde alay ediyor Allen. Aklından geçeni süzgeçten geçirmeden seyirciye gösteriyor. Bu filmi izleyip galeyana gelip benim de fikrim var al sana deyip film çekip kitap yazmayın. Aklına geleni, doğru da olsa, söyleyenler ya öldürülür ya kahraman olur ya önce kahraman olup sonra öldürülür ya da önce öldürülüp sonra sokak ismi olur…